
Diş fırçasını batona çeviren besteci, kadınların oy hakkı mücadelesi ve sahnelerden uzak kalan bir müzik
Ethel Smyth’i anlatan hemen her biyografide aynı sahneyle karşılaşırız: Hapishanedeki kadınlar avluda onun bestelediği marşı söylerken Smyth, hücresinin penceresinden diş fırçasıyla tempo tutmaktadır.
Bu hikâyenin unutulmaması şaşırtıcı değil. İçinde müzik, mizah, başkaldırı ve güçlü bir görüntü var. Fakat Smyth’in hayatı, bir bestecinin eserlerinin önüne geçebilecek kadar renkliydi. Süfrajet, mahkûm, yazar, golfçü ve Virginia Woolf’un yakın dostu Ethel Smyth hatırlandı; altı opera, büyük bir missa, oda müziği eserleri, şarkılar ve korolu bir senfoni yazan besteci aynı ölçüde hatırlanmadı.
Bu nedenle Ethel Smyth’in hikâyesine diş fırçasıyla başlayabiliriz. Ama orada kalmamalıyız.
Holloway Hapishanesi’nde bir orkestra şefi
1912 yılında Londra’daki Holloway Hapishanesi’nin avlusunda tutuklu süfrajetler, kadınlara oy hakkı verilmesi için yazılmış The March of the Womenı söylüyordu. Marşın bestecisi de aynı hapishanedeydi. Orkestra şefi Thomas Beecham’ın yıllar sonra anlattığına göre Smyth, hücresinin penceresinden uzanmış, elindeki diş fırçasını baton gibi kullanarak kadınları yönetiyordu. [6]
Bu sahneye ait bir fotoğraf ya da hapishane tutanağı yok. Hikâye bize Beecham’ın anılarından ulaşıyor. Yine de Smyth’in karakteri düşünüldüğünde onunla bu kadar güçlü biçimde özdeşleşmesi şaşırtıcı değil. Kendisine çizilen sınırları kabul etmeyen, orkestraların ve opera kurumlarının kapılarında yıllarca mücadele eden bir kadının hapishanede bile müziği yönetmeyi sürdürmesi, neredeyse hayatının özeti gibi görünüyor.
Fakat o avluda söylenen marş, Smyth’in kolayca hatırlanan birkaç dakikalık bir eseri olsa da besteciliği bundan çok daha genişti. Asıl soru şu: Bu kadar iddialı eserler yazmış bir bestecinin müziği neden uzun süre konser salonlarının dışında kaldı?
Bir generalin besteci olmak isteyen kızı
Ethel Mary Smyth, 22 Nisan 1858’de Londra’da doğdu. Çocukluğunun önemli bölümünü Surrey’de, askerî disiplinin belirlediği kalabalık bir aile içinde geçirdi. Babası John Hall Smyth, Kraliyet Topçusu’nda görev yapan bir tümgeneraldi. Annesi Nina Struth Smyth müzikle ilgileniyor, evde piyano çalıyordu. Ethel’in müzikle ilk yakınlığı da bu ortamda başladı. [1][2]
Viktorya döneminde onun toplumsal sınıfına mensup genç bir kadının piyano çalması yadırganacak bir şey değildi. Müzik, iyi yetişmiş bir kadının eğitiminde bulunması gereken özelliklerden biriydi. Fakat aynı kadının profesyonel besteci olmak istemesi bambaşka bir meseleydi. Kadınlardan beklenen, aile toplantılarında piyano çalmalarıydı; opera bestelemeleri, orkestraları yönetmeleri ya da müziği bir meslek olarak seçmeleri değil.
Smyth genç yaşta besteci olmaya karar verdiğinde babası buna kesin biçimde karşı çıktı. Ethel ise aile etkinliklerine katılmayı, misafirler için piyano çalmayı ve kendisine verilen bazı görevleri yerine getirmeyi reddetti. Bazı anlatılara göre direnişini yemek yememeye kadar götürdü. Evde yıllarca süren bu mücadelenin sonunda babası geri adım attı ve Smyth’in Almanya’ya gitmesine izin verdi.
1877’de, on dokuz yaşındayken Leipzig Konservatuvarı’na başladı. Bir genç kadının ailesinin onayladığı güvenli çevreden ayrılarak Avrupa’nın önemli müzik merkezlerinden birine yerleşmesi, Smyth’in hayatındaki ilk büyük kopuştu. Daha sonraki yıllarda müzik kurumlarıyla yaşayacağı çatışmalar düşünüldüğünde bu erken dönem direnişi de anlam kazanıyor. Smyth’in kariyeri boyunca istediği şey, kendisine ayrılan küçük alanda başarılı olmak değildi. Alanın sınırlarını değiştirmek istiyordu.
Leipzig ve Alman Romantik geleneği
Leipzig, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa müzik yaşamının merkezlerinden biriydi. Gewandhaus konserleri, konservatuvar, yayınevleri ve şehri ziyaret eden müzisyenler genç bir besteciye geniş bir çevre sunuyordu. Smyth buna rağmen konservatuvardaki eğitimden memnun kalmadı. Öğretmenlerin derslere yeterince hazırlanmadığını düşünüyor ve okulun kendisine beklediği disiplini sağlamadığını söylüyordu. Yaklaşık bir yıl sonra konservatuvardan ayrıldı.
Kompozisyon çalışmalarını özel derslerle sürdürdü. Besteci Heinrich von Herzogenberg ve piyanist Elisabeth von Herzogenberg, Smyth’in hem müzik eğitiminde hem de kişisel hayatında belirleyici oldu. Bu çevre aracılığıyla Johannes Brahms, Clara Schumann, Antonín Dvořák, Edvard Grieg ve Pyotr İlyiç Çaykovski gibi müzisyenlerle tanıştı. [1][2]
Bu isimleri sıralamak etkileyici bir “tanıştığı ünlüler” listesi oluşturabilir. Fakat Leipzig yıllarının asıl önemi, Smyth’in Alman Romantik geleneğini içeriden öğrenmesiydi. Kontrpuan, tematik geliştirme, sonat biçimi ve oda müziği yazısı onun besteciliğinin temelini oluşturdu. Erken dönem piyano sonatlarında, yaylı eserlerinde ve lied’lerinde Brahms çevresinin etkisi açıkça duyulur.
Bununla birlikte Smyth, Alman Romantizminin gölgesinde kalmış bir besteci değildi. Zamanla bu birikimi güçlü bir tiyatro duygusuyla, keskin ritimlerle ve insan sesine duyduğu ilgiyle birleştirdi. Onun müziğinde biçim disipliniyle sahne üzerindeki hareket sürekli yan yana gelir. Oda müziği eserlerinde bile cümlelerin birbirine karşılık verme biçiminde dramatik bir gerilim hissedilir.
Elisabeth von Herzogenberg’le kurduğu yakınlık da bu yılların önemli bir parçasıydı. Smyth’in mektupları, Elisabeth’e duyduğu yoğun sevgiyi ve onun onayına verdiği önemi gösteriyor. Bugünün kimlik tanımlarını 19. yüzyıldaki her ilişkiye doğrudan uygulamak kolay değil. Yine de Smyth’in hem kadınlara hem erkeklere yönelik romantik bağlar kurduğu, hayatını geleneksel evlilik düzeninin dışında yaşamayı seçtiği ve kadınlara duyduğu aşkı mektuplarında açıkça ifade ettiği biliniyor.
Küçük formlarla yetinmemek
- yüzyılda kadın bestecilerin şarkı, piyano minyatürü ya da ev içinde çalınabilecek salon müziği yazması kabul edilebilir görülüyordu. Senfoni, opera, oratoryo ve büyük korolu eserler ise uzun süre erkeklere ait türler gibi değerlendirildi. Bir kadının bu alanlara yönelmesi, yalnızca müzik yazması değil, otorite talep etmesi anlamına geliyordu.
Smyth’in kariyerini sıra dışı hâle getiren noktalardan biri, kendisine önerilen küçük alanı kabul etmemesiydi. Oda müziği yazmayı bırakmadı; fakat asıl hedefini opera, orkestra ve büyük koro eserleri üzerine kurdu.
1880’lerde bestelediği Mi Majör Yaylı Beşli ve La minör Keman Sonatı, Leipzig yıllarında edindiği biçim bilgisini gösterir. La minör Keman Sonatı’nın piyano partisi eşlik rolüyle sınırlı değildir. Kemanla sürekli tartışır, temaları paylaşır ve eserin dramatik hareketini belirler. Smyth’in müziğinde ileride daha da belirginleşecek olan mücadele duygusunu bu erken yapıtlarda duymak mümkün.
İngiltere’ye döndükten sonra yazdığı Serenade in D, 1890’da Crystal Palace konserlerinde seslendirildi. Orkestra yazısında ulaştığı ölçeği gösteren eser, İngiltere’deki önemli çıkışlarından biriydi. Fakat Smyth’in gerçekten büyük bir yapıt kurabildiğini kanıtlama isteği, en açık biçimiyle Mass in Dde ortaya çıktı.
Royal Albert Hall’da bir missa
Smyth, Mass in Dyi 1891’de dört solist, karma koro ve büyük orkestra için besteledi. Eserin 18 Ocak 1893’te Royal Albert Hall’da seslendirilebilmesi için Kraliçe Victoria’nın eski gelini Eugénie de Montijo’nun desteği de gerekti. Joseph Barnby’nin yönettiği prömiyer, bestecinin İngiltere’deki en görünür başarılarından biri oldu. [3]
Yaklaşık bir saat süren Mass in D, Smyth’in bir kadın besteciden beklenen ölçeğin dışına çıktığını açıkça ilan ediyordu. Yoğun kontrpuan, geniş koro kütleleri, büyük orkestra ve ani karakter değişimleri eserin temelini oluşturur. Smyth metni yalnızca dinsel bir törenin parçaları olarak ele almaz; bölümleri dramatik sahnelere dönüştürür.
Eserin sıralaması da alışılmış missa düzeninden farklıdır. Smyth, Gloriayı Kyrieden sonra değil, yapıtın sonunda kullanır. Böylece eser sessiz bir yakarışla başlayıp giderek büyüyen, parlak ve coşkulu bir sonuçla tamamlanır. Bu tercihte onun tiyatro duygusunu açıkça duyabiliriz. Smyth için büyük bir koro eseri bile durağan bir anıt değil, yönü ve gerilimi olan dramatik bir yapıydı. [3]
Mass in Dnin 1893’te gördüğü ilgi kalıcı bir repertuvar hayatına dönüşmedi. Eser 1924’te yeniden seslendirildiğinde Smyth altmış altı yaşındaydı. Bir bestecinin en önemli yapıtlarından birinin ikinci büyük icrası için otuz yılı aşkın süre beklemesi, yalnızca dinleyici beğenisiyle açıklanamaz. Büyük koroların, orkestraların ve kurumların hangi eserler için prova zamanı ve bütçe ayırdığı, repertuvarın nasıl oluştuğunu doğrudan belirliyordu.
Opera sahnesinin kapısında
Ethel Smyth’in asıl tutkusu operaydı. 1890’lardan 1920’lere uzanan dönemde altı opera besteledi:
- Fantasio
- Der Wald
- The Wreckers
- The Boatswain’s Mate
- Fête Galante
- Entente Cordiale
İlk operası Fantasio, 1898’de Weimar’da sahnelendi. Ardından gelen Der Wald, 1902’de Berlin ve Londra’da oynandı. Yapıtın 1903’te New York Metropolitan Opera tarafından sahnelenmesi, Smyth’in kariyerindeki en önemli dönüm noktalarından biriydi. Böylece Ethel Smyth, Metropolitan Opera tarihinde eseri sahnelenen ilk kadın besteci oldu. [4]
Der Wald, Met’te iki kez temsil edildi ve gişede dikkat çekici bir başarı kazandı. Buna rağmen kurum başka bir Smyth operasına yer vermedi. Bir kadın bestecinin operasının Met sahnesine yeniden çıkması için 113 yıl geçmesi gerekti. Kaija Saariaho’nun L’Amour de loin operası ancak 2016’da sahnelendi. [4]
Bu uzun aralık, tarihte “ilk” olmanın neden tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Bir kapının bir kez açılması, o kapının açık kaldığı anlamına gelmiyor. Smyth’in başarısı sıra dışı bir olay olarak kaydedildi; kadın bestecilerin opera repertuvarındaki varlığını kalıcı olarak değiştirmedi.
Denizin, inancın ve ikiyüzlülüğün operası
Smyth’in en büyük sahne eseri olarak kabul edilen The Wreckers, Cornwall kıyılarında yaşayan yoksul ve dindar bir topluluğu anlatır. Köylüler geceleri kıyıdaki işaret ışıklarını söndürerek gemilerin kayalıklara çarpmasına neden olur. Ardından ölen denizcilerin mallarını yağmalarlar. Bu eylemi hem geçimlerini sağlamak hem de Tanrı’nın iradesini yerine getirmek olarak görürler.
Topluluğun içindeki Thirza ve Marc ise bu düzeni reddeder. Bireysel vicdanla topluluk itaati arasındaki çatışma, iki karakteri kaçınılmaz bir sona götürür. Operada deniz yalnızca dekor değildir. Orkestra dalgaların hareketini, rüzgârı, kıyının sertliğini ve kalabalığın giderek artan şiddetini anlatının içine taşır.
Libretto, Smyth’in yakın dostu ve uzun süreli duygusal ilişki yaşadığı Henry Bennet Brewster tarafından Fransızca yazıldı. Eserin ilk adı Les Naufrageurs idi. Ancak Smyth operayı Fransızca sahneletecek bir kurum bulamadı. Yapıt 1906’da Leipzig’de Almanca çeviriyle ve bestecinin istemediği kesintilerle prömiyer yaptı.
Smyth’in kendi anlatımına göre son perdede yapılan kesintilere o kadar öfkelenmişti ki prömiyerin ardından orkestra partilerini ve şef notasını çukurdan alarak sonraki temsillerin yapılmasını engelledi. Bu davranış onun hakkındaki “geçinilmesi zor kadın” anlatısını besledi. Fakat aynı durum bir erkek bestecinin başına geldiğinde muhtemelen eserini savunan kararlı bir sanatçıdan söz edilecekti.
Operanın İngilizce versiyonu 1909’da Thomas Beecham yönetiminde Londra’da seslendirildi. Fakat Smyth ve Brewster’ın hazırladığı özgün Fransızca biçim, ancak 2022’de Glyndebourne Festivali’nde büyük bir opera kurumu tarafından sahnelenebildi. Partisyonun ve özgün metnin yeniden kurulması için kapsamlı bir çalışma yapılması gerekti. [5]
Bu ayrıntı, bir eserin neden repertuvardan kaybolabileceğini gösteriyor. Bazen sorun müziğin değeri değil, kullanılabilir bir partisyonun bulunmaması, sahne malzemelerinin dağınık olması ve kurumların bunları yeniden hazırlamak için kaynak ayırmamasıdır. The Wreckersın özgün biçimi için yüz yılı aşkın süre beklenmesi, repertuvarın yalnızca estetik tercihlerle oluşmadığını bir kez daha hatırlatıyor.
Operayı dinlediğimde en çok dikkatimi çeken noktalardan biri, bireysel seslerle kalabalık koro arasındaki karşıtlık. Thirza ve Marc’ın cümleleri giderek daha kişisel ve savunmasız hâle gelirken köylülerin sesi tek bir tehditkâr kütleye dönüşüyor. Smyth böylece yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmıyor; topluluğun, kendi şiddetini inanç ve gelenek yoluyla nasıl haklı gösterebildiğini de sorguluyor.
Kadınların marşı
Ethel Smyth, 1910’da Emmeline Pankhurst’ün liderliğindeki Women’s Social and Political Union’a, yani WSPU’ya katıldı. Örgüt, kadınlara oy hakkı verilmesi için yürütülen mücadelenin daha sert ve doğrudan eylem yöntemlerini savunuyordu.
Smyth yaklaşık iki yıl boyunca bestecilik kariyerini geri plana alarak kendisini harekete adadı. Bu karar, müzikten vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Tam tersine müziğini politik mücadelenin doğrudan bir parçasına dönüştürdü.
Sözleri yazar ve aktivist Cicely Hamilton’a ait olan The March of the Women, 21 Ocak 1911’de hapisten çıkan süfrajetleri karşılamak için düzenlenen törende seslendirildi. Kısa sürede WSPU’nun en tanınan marşı hâline geldi. Notaları ve sözleri küçük kartlar üzerine basılarak yürüyüşlerde dağıtıldı. Eserin özgün nota kapağında WSPU’ya ithaf edildiği görülüyor. [6][7]
Marşın kolay hatırlanması, kalabalık bir grup tarafından birlikte söylenebilmesi ve yürüyüş temposuna uygun olması tesadüf değildi. Smyth burada operalarındaki karmaşık orkestra dilini kullanmadı. Eserin amacı konser salonunda hayranlık uyandırmak değil, farklı kadınlara ortak bir ses vermekti.
The March of the Women müzikal açıdan basit olduğu için daha az önemli değildir. İşlevi farklıdır. Bir aryada tek bir karakterin iç dünyasını anlatan Smyth, bu kez yüzlerce insanın birlikte söyleyebileceği bir yapı kurdu. Müzik yalnızca hareketi temsil etmiyor, hareketin kendisine dönüşüyordu.
Taş, pencere ve hapis
1912’de WSPU, kadınların oy hakkı taleplerine dikkat çekmek amacıyla geniş çaplı bir pencere kırma eylemi düzenledi. Smyth, kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan siyasetçi Lewis Harcourt’un evinin pencerelerini kırdı. Ardından tutuklanarak Holloway Hapishanesi’ne gönderildi. [6]
Eylemin kendisi bugün rahatsız edici ya da aşırı bulunabilir. Smyth’in de zaten amacı buydu: Görmezden gelinemeyecek bir rahatsızlık yaratmak. Yıllarca dilekçeler, konuşmalar ve barışçıl gösterilerle sonuç alınamamasının ardından WSPU, mülke zarar veren eylemlere yönelmişti.
Diş fırçası hikâyesi bu döneme ait. Beecham’ın anlatımında Smyth, hapishane avlusunda kendi marşını söyleyen kadınlara hücresinden tempo tutmaktadır. Onu sadece eksantrik gösteren hoş bir anı gibi aktarıldığında olayın politik bağlamı kolayca kayboluyor. Smyth’in o hapishanede bulunmasının nedeni ilginç kişiliği değil, kadınların siyasal hakları için yasayı çiğnemeyi göze almış olmasıydı.
Öte yandan bu sahne Smyth’in besteciliğini gölgede bırakacak kadar güçlü bir simgeye dönüştü. Bugün pek çok kişi diş fırçası hikâyesini biliyor fakat o sırada söylenen eseri ya da Smyth’in operalarını hiç dinlememiş durumda. Bir kadının hayatındaki sıra dışı olaylar, ürettiği müziğin önüne bir kez daha geçmiş oluyor.
Aşk, özgürlük ve geleneksel hayatın dışında kalmak
Smyth yaşamı boyunca evlenmedi. Evliliğin, kendi dönemindeki biçimiyle, bir kadının mesleki bağımsızlığıyla bağdaşmadığını düşünüyordu. Hayatını aile ve evlilik üzerinden tanımlanan kadınlık modelinin dışında kurmaya çalıştı.
Henry Bennet Brewster’la 1884’ten Brewster’ın 1908’deki ölümüne kadar süren uzun, entelektüel ve romantik bir ilişki yaşadı. Aynı zamanda Elisabeth von Herzogenberg, Winnaretta Singer, Edith Somerville, Emmeline Pankhurst ve Virginia Woolf gibi kadınlarla güçlü duygusal bağlar kurdu.
Bu ilişkilerin tümünü aynı biçimde tanımlamak mümkün değil. Smyth günümüzde queer, lezbiyen ya da biseksüel bir tarihsel figür olarak ele alınıyor. Ancak her yakınlığın romantik ya da cinsel niteliği aynı ölçüde belgelenmiş değil. Örneğin Emmeline Pankhurst’e karşı yoğun duygular beslediği mektuplarında görülse de ilişkilerinin niteliği konusunda kesin bir sonuca ulaşmak zor. [6]
Virginia Woolf’la tanıştığında Smyth yetmişli yaşlarındaydı. Woolf’tan yirmi dört yaş büyüktü ve ona karşı güçlü bir hayranlık duyuyordu. Aralarındaki mektuplaşma, Smyth’in yaşlılığında bile duygusal açıdan ne kadar canlı ve doğrudan olduğunu gösteriyor. Woolf ise onu hem etkileyici hem de zaman zaman yorucu buluyordu.
Smyth’in ilişkilerini yalnızca özel hayat merakı olarak ele almak istemiyorum. Çünkü özgürlük fikri onun müziğinde de karşılığını buluyor. 1913 tarihli Possession, işçi sınıfından şair Ethel Carnie’nin şiiri üzerine bestelenmiş ve Emmeline Pankhurst’e ithaf edilmiştir. Şarkı, sevilen kişiyi sahiplenmek yerine özgür bırakmayı anlatır. Sakin görünen vokal çizgisinin altında beklenmedik armoniler dolaşır. Smyth’in politik düşüncesiyle kişisel hayatı, bu küçük şarkıda birbirine dokunur.
Savaş yılları ve işitme kaybı
Birinci Dünya Savaşı başladığında süfrajet hareketi faaliyetlerinin bir bölümünü askıya aldı. Smyth 1915–1918 yılları arasında Fransa’nın Vichy kentindeki askerî hastanede yardımcı radyolog olarak çalıştı. Savaş yılları bestecilik üretimini yavaşlattı; fakat tamamen durdurmadı. [2]
Aynı dönemde işitme duyusu giderek zayıflıyordu. Bir besteci ve orkestra şefi için bu kayıp özellikle ağırdı. Smyth yine de sahne eserleri, oda müziği ve orkestral yapıtlar yazmayı sürdürdü. The Boatswain’s Mate, Fête Galante, Entente Cordiale, Mi minör Yaylı Dörtlü ve keman, korno ile orkestra için yazdığı konçerto, olgunluk döneminin farklı yönlerini gösterir.
İşitme kaybı ilerledikçe yazarlığa daha fazla yöneldi. 1919’dan 1940’a kadar anı, portre ve denemelerden oluşan on kitap yayımladı. Bu kitaplarda kendi hayatını anlatırken Brahms, Çaykovski, Pankhurst, Woolf ve İngiliz müzik dünyasına dair gözlemlerini de kaydetti.
Smyth’in yazılarında kendisini küçültmeye çalışan eleştirmenlere karşı duyduğu öfke açıkça hissedilir. Aynı zamanda son derece canlı, komik ve kimi zaman acımasız bir gözlemcidir. Müziği yıllarca programların dışında kalsa bile kendi hikâyesini başkalarının anlatmasına izin vermedi. Yazarlık, onun için işitme kaybının ardından seçilmiş ikinci bir meslekten çok, müzik dünyasıyla giriştiği tartışmanın devamıydı.
Ethel Smyth’in müziğini nasıl duymalıyız?
Smyth’in müziği çoğu zaman iki kelimeyle tanımlanıyor: güçlü ve erkeksi. “Güçlü” sözcüğü yer yer doğru olabilir; “erkeksi” ise müzik üzerine değil, dönemin kadınlık beklentileri üzerine bilgi veriyor.
Bestecinin yoğun kontrpuan kullanması, büyük koro ve orkestra için yazması ya da sert ritmik hareketlerden yararlanması erkeklere özgü kabul ediliyordu. Aynı eleştirmenler daha lirik bir eserle karşılaştıklarında bu kez müziği fazla zarif ve önemsiz bulabiliyordu. Smyth hangi yönde ilerlerse ilerlesin aynı çifte açmazla karşılaşıyordu: Güçlü yazarsa kadınsı olmamakla, ince yazarsa büyük bestecilerle yarışamamakla suçlanıyordu. [8]
Bu eleştiriler nedeniyle Smyth’in müziğinin renk çeşitliliği kolayca gözden kaçıyor. Mass in Dde büyük koro kütleleriyle çalışırken Three Moods of the Seade insan sesi ve piyano arasındaki en küçük renk değişimlerine yönelir. The Boatswain’s Matete mizah ve gündelik konuşma ritmi öne çıkarken The Prisonda ölüm ve özgürleşme üzerine karanlık bir yapı kurar.
Smyth’in müzik dilinin temelinde Alman Romantik geleneği bulunur. Fakat onun cümleleri yalnızca Brahms’ın devamı gibi duyulmaz. Temalar çoğu zaman sahnedeki karakterler gibi karşı karşıya gelir. Bir motif başka bir motife cevap verir, geri çekilir ya da ısrarla tekrar ortaya çıkar. Müziğin yönünü yalnızca armoni değil, dramatik irade belirler.
Ritim de Smyth için önemli bir anlatım aracıdır. Marşlarda kolektif hareketi, operalarda gerilimi, oda müziğinde ise karşılıklı mücadeleyi taşır. Lirik bölümlerde bile müzik tamamen hareketsiz kalmaz. İçeride sürekli çalışan bir nabız hissedilir.
Onu dinlerken yalnızca “bir kadın besteci için ne kadar güçlü” olduğunu düşünmek yerine şu sorulara kulak vermek daha anlamlı: Büyük müzikal yapıları nasıl kuruyor? İnsan sesiyle orkestrayı nasıl karşı karşıya getiriyor? Bir topluluğun sesini tek bir karakterin sesinden nasıl ayırıyor? Smyth’in özgünlüğü, bu soruların cevaplarında ortaya çıkıyor.
Mi minör Yaylı Dörtlü ve geç dönem oda müziği
Smyth’in 1912–1914 yıllarında bestelediği Mi minör Yaylı Dörtlü, oda müziğindeki olgunluğunu gösteren yapıtlarından biri. Dört çalgı arasında eşitlikçi bir ilişki kurulur; hiçbir ses uzun süre yalnızca eşlik rolünde kalmaz.
Eserin hareketli bölümlerindeki ritmik ısrar, operalarındaki kalabalık sahneleri hatırlatır. Yavaş bölümlerde ise daha içe dönük bir Smyth duyulur. Melodiler uzun bir romantik çizgi içinde ilerlerken armoni zaman zaman beklenmedik yönlere kayar.
Bu dörtlüyü The Wreckers ya da Mass in D gibi büyük eserlerden sonra dinlemek, bestecinin aynı dramatik düşünceyi küçük bir topluluk içinde nasıl yoğunlaştırdığını gösteriyor. Büyük orkestral araçlar ortadan kalktığında bile karşılaşma, direnme ve uzlaşma duygusu müziğin içinde kalır.
Keman, korno ve orkestra için konçerto
Smyth’in 1927’de tamamladığı keman, korno ve orkestra için konçerto, repertuvarda benzerine az rastlanan bir çalgı birleşimine sahiptir. Kemanın çevik ve parlak sesiyle kornonun daha geniş, uzaklık hissi taşıyan tınısı yan yana gelir.
Eser geleneksel anlamda iki solistin orkestrayla yarıştığı gösterişli bir konçerto değildir. Keman ve korno kimi zaman birbirine yaklaşır, kimi zaman farklı yönlere ayrılır. Özellikle yavaş bölümde iki çalgının renkleri sanki uzaktan sürdürülen bir konuşmaya dönüşür.
Bu yapıt, Smyth’in geç dönem müziğini yalnızca büyük politik hikâyeler üzerinden değerlendirmemek gerektiğini gösteriyor. İşitme kaybının ilerlediği yıllarda bile çalgı renkleri üzerine incelikli biçimde düşünmeye devam etmişti.
Son büyük eser: The Prison
Smyth’in son büyük yapıtı The Prison, 1930’da tamamlandı. Soprano, bas-bariton, koro ve orkestra için yazılan eseri besteci “senfoni” olarak tanımladı. Metin, Henry Bennet Brewster’ın aynı adlı felsefi kitabından uyarlandı.
Yapıt, ölümü bekleyen bir mahkûmla onun ruhu arasındaki konuşma üzerine kuruludur. Buradaki hapishane hem gerçek bir hücreyi hem de insanın korkularına, benliğine ve maddi varlığına hapsoluşunu temsil eder.
Eserin iki bölümü Close on Freedom ve The Deliverance başlıklarını taşır. İlk bölüm karanlık ve sorgulayıcıdır. İkinci bölümde müzik giderek ölümle uzlaşmaya ve ruhsal özgürleşmeye yönelir. Smyth’in erken dönem Alman Romantik dili, operalarındaki dramatik anlatım ve büyük korolu eserlerdeki mimari burada tek bir yapıda birleşir.
The Prisonın ilk ticari kaydı ancak 2020’de Sarah Brailey, Dashon Burton, Experiential Orchestra and Chorus ve şef James Blachly tarafından gerçekleştirildi. Kayıt 2021’de En İyi Klasik Solo Vokal Albüm dalında Grammy kazandı. [9]
Ödül elbette eserin değerini ortaya çıkaran şey değil. Daha çarpıcı olan, 1930’da tamamlanan bu kadar büyük bir yapıtın ilk ticari kaydı için doksan yıl beklemiş olması. Bir eserin kaydedilmemesi, yalnızca dinleyiciye ulaşmasını engellemez; yorum geleneğinin oluşmasını, farklı şeflerin yapıtı tartışmasını ve öğrencilerin eseri tanımasını da geciktirir.
“Kadın besteci” çıkmazı
Ethel Smyth tamamen görmezden gelinen bir besteci değildi. Thomas Beecham ve Bruno Walter gibi şefler müziğini destekledi. 1922’de müziğe hizmetleri nedeniyle Dame unvanı aldı ve bu unvana layık görülen ilk kadın besteci oldu. 1926’da Oxford Üniversitesi kendisine fahri müzik doktorası verdi. [2]
Sorun, hiç tanınmamış olması değil; elde ettiği başarının eserlerini kalıcı repertuvara taşımaya yetmemesiydi.
Eleştirmenler Smyth’in müziğini çoğu zaman cinsiyetinden bağımsız değerlendiremedi. Güçlü bir yapıt yazdığında erkeklere benzediği söyleniyor, daha mahrem bir eser yazdığında büyük biçimler için yeterli olmadığı ileri sürülüyordu. Böylece müziğin hangi özelliği öne çıkarsa çıksın eleştirinin yönü yine bestecinin kadınlığına dönüyordu.
Smyth’in kendi davranışları da erkek meslektaşlarından farklı yorumlandı. Operasının kesilmesine öfkelendiğinde uzlaşması zor bir kadın, eserlerini programlatmak için ısrar ettiğinde saldırgan, başarılarından söz ettiğinde kendini beğenmiş bulunuyordu. Aynı tavırlar erkek bestecilerin biyografilerinde kararlılık, deha ya da sanatsal inanç olarak anlatılabiliyordu.
Bununla birlikte eserlerinin repertuvardan kaybolmasını yalnızca eleştirmenlerin sözleriyle açıklamak eksik kalır. Smyth’in önemli yapıtlarının çoğu büyük koro, orkestra ve opera prodüksiyonu gerektiriyordu. Bazı partisyonlar yayımlanmamış, bazı sahne malzemeleri eksik ya da hatalı kalmıştı. Kurumlar zaten az programladıkları bir bestecinin eserlerini hazırlamak için ek zaman ve bütçe ayırmaktan kaçındı.
Bir eser çalınmadıkça tanınmaz; tanınmadıkça yeniden çalınması daha zor hâle gelir. Smyth’in müziği uzun süre bu döngünün içinde kaldı.
Renkli hayatın gölgesinde kalan müzik
Ethel Smyth 8 Mayıs 1944’te Woking’deki evinde, seksen altı yaşında hayatını kaybetti. Ölümünün ardından yazılan anılarda besteciliği kadar güçlü kişiliği, süfrajet hareketindeki rolü ve sıra dışı davranışları öne çıktı.
Biyografisinin ilgi çekici olması elbette bir sorun değil. Sorun, hayat hikâyesinin müziğini dinlemenin yerine geçmesi. Smyth’in diş fırçasıyla şeflik yaptığını bilip Mass in Dyi hiç duymamak; Pankhurst’e duyduğu sevgiyi okuyup Possessionı dinlememek; Met’e giren ilk kadın besteci olduğunu bilip Der Waldla karşılaşmamak, eksik bir portre bırakıyor.
Son yıllarda bu durum değişmeye başladı. Yeni edisyonlar hazırlandı, operaları yeniden sahnelendi, oda müziği ve şarkıları kaydedildi. The Wreckersın özgün Fransızca biçimi 2022’de sahneye taşındı. The Prisonın kaydı Grammy kazandı. Bunlar Smyth’in yeniden keşfedildiğini gösteriyor; fakat birkaç önemli prodüksiyon, onlarca yıllık sessizliği tek başına ortadan kaldırmaz.
Eserlerinin farklı şefler, orkestralar ve solistler tarafından tekrar tekrar yorumlanması gerekiyor. Çünkü repertuvar, bir yapıtın bir kez “yeniden keşfedilmesiyle” değil, dolaşımda kalmasıyla oluşuyor.
Bugün Ethel Smyth’i neden dinlemeliyiz?
Ethel Smyth’i dinlemek, müzik tarihinde unutulmuş bir kadına nezaketen yer açmak değildir. Onun müziği Alman Romantizmi ile 20. yüzyıl İngiliz müziği arasında önemli bir bağlantı kuruyor. Yoğun kontrpuanı, ritmik enerjisi, koro yazısındaki ustalığı ve güçlü tiyatro duygusu kendine özgü bir besteci sesi oluşturuyor.
The Wreckers, Benjamin Britten’ın Peter Grimesına uzanan İngiliz deniz operaları geleneğinin önemli halkalarından biri. Mass in D, 19. yüzyılın büyük korolu eserleri arasında değerlendirilmesi gereken iddialı bir yapıt. Three Moods of the Sea ve Possession daha mahrem, armonik açıdan hareketli bir Smyth gösteriyor. The Prison ise yaşamının sonunda bütün müzikal geçmişini tek bir felsefi yapı içinde birleştiren olgun bir bestecinin sesi.
Smyth’in hikâyesine diş fırçasıyla başladık. Fakat yazıyı bitirirken elimizde başka bir görüntü olmasını isterim: Önünde büyük bir orkestra, arkasında koro, sehpalarda yıllarca çalınmayı beklemiş partisyonlar ve bütün bu sesleri bir araya getiren bir besteci.
Diş fırçası elbette akılda kalabilir. Ama asıl hatırlamamız gereken, onun neyi yönettiği.
Ethel Smyth dinleme rotası
Bu seçkiyi Smyth’in erken dönem oda müziğinden büyük korolu eserlerine, operalarından daha içe dönük şarkılarına doğru ilerleyen bir rota olarak hazırladım.
- Violin Sonata in A Minor, Op. 7 Smyth’in Alman Romantik geleneğiyle ilişkisini duymak için iyi bir başlangıç. Keman ile piyano arasındaki mücadele, iki çalgıdan birini eşlik konumuna yerleştirmeyen güçlü bir oda müziği anlayışı oluşturuyor. Kayıt önerim: Tasmin Little ve John Lenehan.
- String Quintet in E Major, Op. 1 Leipzig yıllarının biçim disiplinini ve Brahms çevresinin etkisini duyuruyor. Özellikle iç seslerin hareketine ve temaların çalgılar arasında nasıl dolaştığına kulak verilebilir.
- Serenade in D Smyth’in erken dönem orkestra yazısını tanımak için. Geniş romantik cümlelerin içinde ileride operalarında belirginleşecek ritmik canlılık ve dramatik yön hissediliyor.
- Mass in D — Kyrie Yapıtın karanlık ve yoğun başlangıcı. Solo sesler, koro ve orkestra arasındaki ilişki Smyth’in metni törensel olmaktan çıkarıp dramatik bir sahneye dönüştürme biçimini gösteriyor.
- Mass in D — Gloria Smyth’in Gloriayı eserin sonuna yerleştirmesinin yarattığı etkiyi duymak için. Büyük koro kütleleri ve parlak orkestra, uzun bir yolculuğun ardından gelen sonuç duygusunu taşıyor. Kayıt önerim: BBC Symphony Orchestra and Chorus, Sakari Oramo.
- Der Wald — Prelude Smyth’in Metropolitan Opera’ya ulaşan yapıtına kısa bir giriş. Orman atmosferi, karanlık armoniler ve yoğun orkestra dokusu operanın dünyasını hemen kuruyor.
- The Wreckers — Overture Denizin operadaki gerçek bir karaktere nasıl dönüştüğünü duymak için. Dalga hareketini andıran orkestral yükselişler ile yaklaşan felaket duygusu daha perde açılmadan başlıyor.
- The Wreckers — “Aimer, c’est mourir” Thirza’nın iç dünyasına açılan en etkileyici bölümlerden biri. Önce piyano eşlikli yorumunu, ardından Glyndebourne’un 2022 yapımındaki orkestra versiyonunu dinlemeyi öneririm.
- The Wreckers — III. Perde Bireysel vicdanla kalabalığın sesi arasındaki çatışmayı en güçlü biçimde duyabileceğimiz bölüm. Koro giderek tek bir tehditkâr bedene dönüşürken Thirza ile Marc’ın müziği daha kişisel hâle geliyor.
- The Boatswain’s Mate — Overture Smyth’in mizah duygusunu ve İngiliz halk ezgileriyle kurduğu ilişkiyi gösteriyor. Operanın geri kalanındaki komik ve hareketli atmosfer için iyi bir hazırlık.
- The March of the Women Önce piyano eşlikli ya da tek sesli bir kaydı, ardından koro düzenlemesini dinlemek eserin nasıl politik bir topluluk sesine dönüştüğünü gösteriyor. Melodinin kolay hatırlanan yapısına ve yürüyüş ritmine kulak ver.
- Possession Ethel Carnie’nin şiiri üzerine bestelenen ve Emmeline Pankhurst’e ithaf edilen şarkı. Sevgiyle özgürlük arasındaki ilişkiyi anlatan metnin altında dolaşan beklenmedik armoniler, Smyth’in daha mahrem yüzünü gösteriyor.
- Three Moods of the Sea Requies, Before the Squall ve After Sunset başlıklı üç şarkıyı art arda dinlemek gerekir. Deniz bu kez The Wreckersdaki gibi büyük bir topluluğun değil, tek bir insanın iç dünyasının yansımasına dönüşüyor.
- String Quartet in E Minor Olgunluk döneminin en önemli oda müziği eserlerinden. Dört çalgı arasındaki gerilim, ritmik ısrar ve yavaş bölümlerdeki içe dönük anlatım, Smyth’in müzik dilini daha küçük bir alanda yoğunlaştırıyor.
- Concerto for Violin, Horn and Orchestra Kemanla kornonun alışılmadık birlikteliğini dinlemek için. İki çalgının renkleri kimi zaman birleşiyor, kimi zaman birbirinden uzaklaşıyor. Kayıt önerim: Sophie Langdon, Richard Watkins ve BBC Philharmonic.
- The Prison Smyth’in müzik yolculuğunu tamamlayan eser. İlk bölümün karanlık sorgulamasından ikinci bölümdeki özgürleşme düşüncesine kadar yapıtı kesmeden dinlemeyi öneririm. Kayıt önerim: Sarah Brailey, Dashon Burton, Experiential Orchestra and Chorus, James Blachly.
Dört oturumda dinlemek için
- 1. oturum: La minör Keman Sonatı, Mi Majör Yaylı Beşli ve Serenade in D
- 2. oturum: Mass in D, Der Wald Prelüdü ve The March of the Women
- 3. oturum: The Wreckers Uvertürü, “Aimer, c’est mourir”, III. Perde ve The Boatswain’s Mate
- 4. oturum: Possession, Three Moods of the Sea, Mi minör Yaylı Dörtlü, Keman ve Korno Konçertosu ile The Prison
Kaynakça ve ileri okuma
Metindeki köşeli numaralar aşağıdaki kaynaklara karşılık geliyor.
- [1] Yale University Library, Irving S. Gilmore Music Library, Ethel Smyth Papers arşiv kataloğu.
- [2] Ethel Smyth Research Centre, besteci biyografisi, eser listesi ve diskografi.
- [3] Chandos Records, Ethel Smyth: Mass in D albüm kitapçığı ve eser notları.
- [4] Metropolitan Opera Archives, “Women Composers at the Met” ve Der Wald temsil kayıtları.
- [5] Glyndebourne Festival Archive, The Wreckers 2022 yapımı; özgün Fransızca versiyonun yeniden kurulmasına ilişkin yapım notları.
- [6] London Museum, “Ethel Smyth: Composer and Suffragette.”
- [7] London Museum Collections, The March of the Women özgün nota ve WSPU ithafı.
- [8] Eugene Gates, “Dame Ethel Smyth: Pioneer of English Opera,” Kapralova Society Journal.
- [9] Recording Academy, 2021 Grammy Ödülleri, En İyi Klasik Solo Vokal Albüm: Smyth: The Prison.
- [10] Odaline de la Martinez, Lucy Stevens, Elizabeth Marcus ve Berkeley Ensemble, Dame Ethel Smyth: Songs and Ballads, SOMM Recordings.
- [11] Ethel Smyth, Impressions That Remained ve daha sonraki anı kitapları.
- [12] Thomas Beecham, Mingled Chime Leaves from an Autobiography; Holloway Hapishanesi ve diş fırçası anlatısı.

Bir Cevap Yazın