Rebetler Ve Zeybekler

Ege’den ve öte yakasından birer tür anlatacağım sizlere. Bu türlerin hikâyeleri, ezgileri, yer yer enstrümanları ve hatta dertleri bile ortaklık gösteriyor. Farklı kültürlerin ama ortak dertlerin ezgileri ve ezgicilerini konuşacağız. Rebetiko ve zeybek şarkıları… Rebetlik ve zeybeklik geleneği… Bu yazıda yerinden yurdundan edilmenin, dışarıda kalmanın ve öteki olmanın hissinin nasıl ses bulduğuna dair konuşacağız.

İki yıl önce çizer bir arkadaşımın evine misafir oldum. Kaldığım odada benim incelemem için önüme yığdığı çizgi romanların arasında kayboldum. Sabaha doğru karıştırdığım sayfalar bitmeye yaklaştı. Son bir çizgi romanın kapağını araladım. Öyle “okuyayım, bitireyim” diye alınmış bir şey değildi. Sayfalarını çevirdikçe içine girilen, içine girdikçe çıkılamayan bir şeydi: Rebetiko.

O çizgi roman bir hikâye anlatmıyordu aslında. Ya da şöyle söyleyeyim, anlatıyordu ama alıştığımız gibi değil. Başlangıcı, ortası, sonu olan bir şey değildi. Bir olayın peşinden gitmiyordu. Bir hâlin içinde dolaştırıyordu seni. Sigara dumanının içinden geçen cümleler, yarım kalmış bakışlar, gecenin bir yerinde çalınan bir enstrüman… Sanki herkes bir şeyden kaçıyordu ama kimse neyi terk ettiğini açık açık söylemiyordu.

Bahsi geçen çizgi roman “David Prudhomme/Rebetiko-Ayrık Otu”

Orada bir şey fark ettim. Bu insanlar bana yabancı değildi. İsimleri farklıydı, dilleri farklıydı ama tanıdıktı. Çünkü bizim içimizde de kaçan, terk ettiğinin yasını tutamayan, yersiz yurtsuz kalmış suskunlar var. Görüyorum, biz de tanıyoruz onları. Kendimi de tanıyorum. Sadece başka bir ad vermiyorum.

Kaldı ki başımı çevirip başlığı tekrar okuduğumda aklıma bizim zeybekler geldi. Neden biliyor musunuz? Belki komik bulacaksınız ama Yunanistan ile yemeklerimiz, tatlılarımız, bazı müziklerimiz ve kültürün başka yanlarıyla ne çok benzerliğimiz olduğunu düşündüm. Sonra içime “acaba rebetler ile zeybeklerin benzerlikleri var mıdır?” diye bir merak düştü. Bu merakın peşine düştüm. İkinci senenin sonunda buradayım, yazıyorum.

Biliyorsunuz, 1923’te bir imza atıldı. Kâğıt üzerinde bir nüfus mübadelesiydi bu. İnsanlar yer değiştirdi. Ama mesele hiçbir zaman sadece yer değiştirmek olmadı. Bir yerden kopmak, başka bir yere varmak anlamına gelmiyor çünkü. Bazen insan iki yerde de kalamıyor. Orada artık yok, burada ise henüz değil.

İşte o arada kalanlar vardı. Anadolu’dan kopup Yunanistan’a gidenler… Pire limanına, Atina’nın arka sokaklarına, Selanik’in kenar mahallelerine yerleşenler. Ama yerleşmek başka, ait olmak başka. Onlar yerleştiler ama ait olamadılar. Yeni geldikleri yerde yabancıydılar, eski bıraktıkları yerde ise artık yoktular.

Ve bu arada bir müzik doğdu: Rebetiko.

Rebetiko dedikleri şey, aslında bir müzik türü gibi anlatılır ama bence bir türden fazlasıdır. Bir hâl. Bir sıkışmışlık biçimi. Bir insanın “buraya ait değilim ama başka bir yerim de yok” deme şekli. İsyanı, öfkesi, özlemi… Bu müziği yapanlara rebet denir. Ama rebet olmak sadece müzik yapmak değildir. Bir hayatın içinde durma biçimidir. Limanlarda yaşayan, işsiz kalan, tutunamayan, tutunmak istemeyen ya da tutunmasına izin verilmeyen insanların dünyasıdır. Hapishaneler, içkiler, yasaklı maddeler, kaybedilmiş aşklar… Ama en çok da bir türlü yerine oturmayan hayatlar.

Bu noktada şunu da söylemek gerekir: Bu tür müzikler yalnızca estetik üretimler değil, içinde doğdukları toplumsal koşulların doğrudan bir ifadesidir. Egemen kültürün dışında kalan yaşam biçimleri çoğu zaman kendilerini müzikle ve sanatla var eder (https://gelenek.org/sayi/51/).

Bu müzik temiz değildir. Zaten temiz olsaydı bu kadar gerçek olmazdı. Çizgi roman tam olarak bunu anlatıyor: mübadele zamanı yerinden yurdundan edilmişlerin, tutunmaya çalışırken başlarına gelenleri.

Sonra birileri rebetikodan rahatsız olmaya başladı. Çünkü bu müzik itaat etmiyordu. Ne devleti övüyordu ne düzeni kutsuyordu ne de “her şey yolunda” diyordu. Tam tersine, hiçbir şeyin yolunda olmadığını söylüyordu. Ve bunu yüksek sesle, inatla söylüyordu.

1936’da bir rejim geldi: Ioannis Metaxas. Bu müziği susturmak istedi. Şarkı sözlerini değiştirdi, bazılarını yasakladı, bazılarını törpüledi, bazılarını hapsetti. Çünkü sorun sadece müzik değildi. Sorun, o müziğin temsil ettiği hayattı. Bu müziğin sahibi halktı ve Metaxas bu halka düşmandı.

Metaxas diktatörlüğü yalnızca rebetikoyu hedef alan bir sansür mekanizması değildi; aynı zamanda Yunanistan’da işçi sınıfını, komünistleri ve siyasal muhalefeti ağır biçimde bastıran bir polis rejimiydi. Gelenek’te yayımlanan “Yunanistan’da Yurtsever Direnişin Öyküsü” başlıklı yazı da bu dönemi bu baskı ve zor politikalarıyla birlikte ele alır (https://gelenek.org/okuma-notlari-yunanistanda-yurtsever-direnisin-oykusu-komsuda-ic-savas/).

Halk düşmanlarını ilk kez görmüyoruz; her dönem bir yerlerde mantar gibi bitmeyi ve çoğalmayı başaran, çürümüşlükleriyle başımıza peyda olan figürler. Suretler, isimler farklı ama amaç hep aynı.

Ama bir şeyi susturmak, yasaklamak onu yok etmek anlamına gelir mi? Rebetiko yasaklandığı dönemlerde yer altına indi. Daha derin kökler saldı.

Tam burada dönüp Yunanistan kıyılarından Anadolu’ya bakınca, başka bir hikâye çıkıyor karşımıza. Batı Anadolu’nun dağlarında, kasabalarında, köylerinde dolaşan bir başka figür: zeybek.

Zeybeklik de bir gelenek aslında. O da bir hâl. Bir duruş. Bazen bir sonuç. Bir haksızlığın sonucu, bir sıkışmışlığın sonucu, bir zalimliğin sonucu… Bir çeşit “dur” deme hâli. Zeybekler devletin dışında yaşayan, kendi adaletlerini kuran, halkın gözünde hem korkulan hem saygı duyulan bir yerde olmuşlardır. Onlara eşkıya diyen de vardır, efe diyen de. Ama hangi kelimeyi kullanırsanız kullanın, değişmeyen bir şey vardır: sistemin dışındadırlar.

Bu tür geleneklerin zamanla folklorik bir forma indirgenmesi de tesadüf değildir. Egemen kültür, kendisine tehdit oluşturan unsurları ya bastırır ya da dönüştürerek zararsız hâle getirir (https://gelenek.org/tag/sanat/).

İlginç olan şu ki, rebetler denizin kenarında, zeybekler dağda, taşta, ovada yaşar. Ama ikisi de aynı yerden konuşur. Aynı kırılmadan. Biri limana sıkışmıştır, diğeri dağa itilmiştir. Biri sürgündür, diğeri kaçaktır. Ama ikisi de aynı cümleyi kurar aslında: “Bu düzenin sonu gelmeli.”

Ve ikisi de bunu müzikle söyler.

Zeybek müziklerine baktığınızda da aynı şey hissedilir. Ağırdır. Acele etmez. Sanki her adım düşünülerek atılır. Her hareket bir şeyin ağırlığını taşır. Zeybek oynayan birinin kollarını açışı boşuna değildir. Bu bir figür değil, bir varlık ilanıdır. “Ben buradayım” demenin başka bir yoludur.

Rebetiko da böyledir. Ama daha karanlık bir yerden konuşur. Daha içeriye doğru çöker. Zeybeklikte bir dik duruş varsa, rebetikoda bir eğilme vardır. Ama o eğilme bir teslimiyet değil, bir yorgunluktur. Elbette bunlar benim yorumlarım. Fakat iki yaka arasında böyle bir bağın da var olduğunu hissettiğimden mutluyum. Hangi coğrafyanın kahramanlarını, kahramanlıklarını duysam gurur duyarım. Sistemin çürümüşlüğüne başkaldırmış bir geleneğin varlığını bilmek umudumu yeşertir.

Ege’nin iki yakasında, iki farklı biçimde ama aynı duyguyla doğmuş bu müzikler, aslında birbirine sandığımızdan daha yakındır. Aynı makamlar dolaşır aralarında, benzer ritimler tekrar eder, enstrümanlar birbirine akraba gibi konuşur. Birinde bouzouki çalar, diğerinde bağlama… Ama o tellerden çıkan duygu, aynı yerden gelir: isyan. Çünkü bir zamanlar bu insanlar da aynı yerden geliyordu. Aynı sofralarda oturmuş, aynı denize bakmış, aynı rüzgârı hissetmiş insanlar… Sonra ayrılmışlar. Ama sesleri ayrılmamış.

Zamanla ne oldu peki? Bu müzikler de değişti. Daha doğrusu değiştirildi. Rebetiko sansürlendi, temizlendi, daha “kabul edilebilir” hâle getirildi. Zeybeklik sahneye taşındı, folklorik bir öğeye dönüştürüldü. Kostümler giyildi, figürler standardize edildi, bir düzenin içine alındı. Bu çok tanıdık bir süreç aslında. Sistem doğrudan yok edemediği her şeyi dönüştürüyor. Tehlikeli olanı estetik hâle getiriyor. Rahatsız edici olanı “gösteri”ye çeviriyor. Böylece sahipleniyormuş gibi gözükerek yaratabileceği etkiyi zayıflatıyor.

Bence unutmamak gereken şey; gösterilenin değil, yaşananın farkında olmaktır.

Bugün bu müzikleri dinliyoruz. Seviyoruz. Hatta bazen estetik bir haz nesnesi hâline getiriyoruz. Ama çoğu zaman şunu unutuyoruz: Bu müzikler güzel oldukları için doğmadı. Gerekli oldukları için doğdu. Bir ihtiyaçtan, bir sıkışmışlıktan, bir çıkışsızlıktan, zulümden, sürgünden doğdu. Tıpkı caz gibi.

Ve belki de en rahatsız edici olan şu: Bu müzikleri ve insanları doğuran şartlar hâlâ ortadan kalkmış değil. Sadece biçim değiştirdi. Şimdi başka savaşlar var, başka limanlar var, sömürülen işçiler var, aç kalan emekçiler, yerinden yurdundan edilen milyonlar var… Başka dağlar var, başka denizler var, başka köyler var sürgün edilen. Ve başka rebetler, başka zeybekler var. Hikâye çok da değişmiş değil.

İki yıl önce bir çizgi romanla karşılaştım. Ama mesele hiçbir zaman sadece o çizgi roman değildi. O sadece bir şey hissettirdi. O kapağın arkasında aynı denize bakan iki ayrı hikâye vardı. Biri denizin kıyısında, biri Anadolu’da. Ama ikisi de aynı şeyi söylüyordu:

“Bizim mevcut düzenle derdimiz var.”

Mücadelesiyle yaşayan herkese saygıyla.

Nurevşan Kırçiçek


Dinleme Listesi

Rebetiko:

  • Markos Vamvakaris – “Frangosyriani”
  • Vassilis Tsitsanis – “Synnefiasmeni Kyriaki”
  • Roza Eskenazi – “Ta Matoklada Sou Lampoun”
  • Yannis Papaioannou – “Varka Gialo”

Zeybek:

  • Harmandalı Zeybeği
  • Ormancı Türküsü
  • Çökertme Türküsü
  • Yörük Ali Zeybeği
  • Kerimoğlu Zeybeği

Yorum bırakın