
Bir süre önce ilk yazısını yazdığım bu mitoloji ve müzik bölümünde Orpheus ve Eurydice’i konuşmuştuk. E tabii biraz da Antik Yunan Müzik mitlerini konuşmuştuk. Bugün sıra Pan ve canım peri Siringa’nın hikayesine geldi. Bakalım bu kaçma kovalama olayları nereye varacak?
Baştan söylemeden geçemeyeceğim, bu Pan denen arkadaşı asla onaylamıyorum. Kendisini takıntılı, saplantılı bir tip olarak gördüğümü konuyu da “kadınların başına gelenler yüzyıllardır hiç mi değişmemiş kardeşim” sitemiyle ele aldığımı ifade etmek istiyorum. Yeter be! Evet gelelim hikayeye;
Siringa, nehirlerin, ormanların, rüzgârın arasında yaşayan o zarif peri… Hani bazı insanlar vardır ya, kendi halinde, kimseye dokunmadan sadece var oluşuyla güzellik katar etrafa. İşte Siringa tam öyle biri. Pan’in ise, doğanın yarı keçi yarı insan bu tuhaf çocuğunun, onu gördüğü anda içinden “bu benim olmalı” gibi bir düşünce geçirdiğine adım gibi eminim ama ispatlayamam. Daha o ilk bakışta başlıyor zaten hikâyenin ayarı kaçmaya.
Pan’in Siringa’ya duyduğu şey, “hayranlık” kelimesinin yanından bile geçmiyor bana sorarsanız. Kimileri bu hikayeyi böyle anlatsa da bunu kabul edemiyorum. Bana daha çok “takıntı” gibi, “sahip olma arzusu” gibi… geliyor. Hepimizin çevresinde bir örneği olan o meşhur “hayır cevabını duyamayan tip” var ya, işte Pan tam o profil. İnsan okurken bile “yapma Pan, dur oğlum bir sakin ol” demek istiyor. Ama nerdeee… Hikayemizin Satir Pan’ı, Siringa’yı görür görmez peşine düşüyor.
Siringa ise kibarca uzaklaşmaya çalışıyor önce. Yani kimseye zararı yok, neden böyle bir kovalamaca yaşamak zorunda kalsın? Ama Pan inat, Pan ısrar, Pan bastırıyor. Derken Siringa, bu gözetlenme, kaçma-kovalama halinin çaresizliğinden bir gün yine Pan’dan kaçarken kendini nehre doğru atıyor ve orada nehir perilerine yalvarıyor: “Ne olur beni kurtarın.” Düşünsene… Bir peri olsan, özgürlük senin doğan, rüzgârla yarışıyorsun, suyla konuşuyorsun… Ve bir gün sadece biri seni rahat bırakmadığı için kaçışa geçiyorsun. İnsan burada bile bir iç çekiyor. Ve bugün iç çektiğimiz ne çok şey yaşıyor, görüyor ve okuyoruz hâlâ!
Ve ne oluyor? Siringa’nın bedeni o anda yalvarışlarının karşılığı olarak su kamışlarına dönüşüyor. Evet, bildiğimiz bu su kenarlarında yetişen sarı, uzun uzun sazlık olarak adlandırılan o bitkilere dönüşüyor. Rüzgârla sallanan, su kıyısında titreşen incecik, narin sazlıklar. Peri Siringa’nın su kamışına dönüşmesi bir kurtuluş mu yoksa bir hapsoluş mu, ne dersiniz? Kim bilir?
Ama Pan pes ediyor mu? Tabii ki hayır. “Madem bana yar olmadı, bari sesine sahip olayım” der gibi, su kamışlarını kesiyor ve bir müzik aleti yapıyor. Bugün “Pan flüt” dediğimiz o meşhur çalgı anlatılana göre böyle doğuyor işte. Burada biraz durup düşünmek istiyorum: Birinin sesini, nefesini, özgürlüğünü elinden almak… Yüzyıllardır değişmeyen bir mesele. Biz hâlâ bunun modern versiyonlarını yaşıyoruz. “O benimle konuşacak, benimle olacak, benim istediğim gibi davranacak…” diye direten tipler hâlâ var. Yani Pan sadece mitolojik bir karakter değil, maalesef günümüzün de tanışık olduğu biri.
Ama işin bir de diğer tarafı var: Siringa’nın sesi, Pan’in ellerinde bir müzik aletine dönüşse de, aslında hâlâ rüzgârda özgürce dolaşıyor. Kim bilir, belki Pan’ın flütünde çıkan her notada Siringa’nın “artık özgürüm” diyen ya da yardım isteyen sesi… Kendi hikâyesini böyle anlatıyor olabilir mi? Belki de müziğin içindeki o ince hüzün, kurduğumuz duygudaşlık böyle oluştu.
Pan ve Siringa’nın hikâyesi bana her defasında başka şeyler düşündürüyor: Biz kimin hikâyesini dinliyoruz? Gücü elinde tutanın mı, yoksa özgürlüğü için bedel ödeyenin, ödemeye hazır olanın mı? Ve müzik dediğimiz bu şey… Belki de en çok bu “bedelin” içindeki duyguları taşıdığı için bu kadar etkiliyor bizi.
Bazen mitler, binlerce yıl öncesinin sadece masalları gibi gelir ya… Ama aslında hep bugünü anlatırlar. Pan’in ısrarı, Siringa’nın kaçışı, özgürlük mücadelesi, sesin ve nefesin dönüşümü… Bunlar hâlâ hayatımızın içinde farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Belki de bu yüzden bu hikâyeler bizi hemen yakalıyor. Çünkü insanlık hâli dediğimiz şey, zamanla pek değişmiyor.
Siringa bir Flüt’e dönüşmüş olabilir ama onun hikâyesi sadece bir müzik aleti yapım süreci değil. Aynı zamanda “kendi kaderini seçemeyenlerin” hikâyesi. Ve yine de sesini kaybetmiyor, sesimizi kaybetmeyelim demek istiyorum. Belki de en büyük zafer bu.
Müziğin de böyle bir tarafı yok mu zaten? Ne yaparsan yap, susturamayacağın bir şey. Kendine bir yol buluyor. Hikayemizin sesi olalım. Birlikte söylersek, karşı koyamazlar biliyorum.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Aşağıya bu hikâye için bestelenmiş bir eser, Siringa’nın sesi ve okuma önerileri bırakıyorum, hoşçakalın.
“Yunan Mitolojisi” – Pierre Grimal
“İlyada / Odysseia” – Homeros
“The Greek Myths” – Robert Graves

Yorum bırakın