“Kısa Öykü”

Hayatımda bu kadar sarsıntılı bir otobüs yolculuğu daha yaşamadım. Sanırım iki saattir yoldayım. Midem bulanıyor, gerginim. Omuzlarım boynumu sıkıştıracak kadar çekilmiş, sanki bir kuvvet beni gökyüzüne çekiyor gibi. Hem hali hazırda zihnimde canlananlar alnımda boncuk boncuk ter oluşturuyorken, bütün bunlar bu kavurucu yaz gününü daha da çekilmez bir hâle getiriyor. Gün ortasında, bu aydınlıkta sanki alaca bir karanlıkta gibiyim.
Kafamın içinde varmak ve varmayı istememek arasında savrulan bir ben varım. Otobüs, güçlükle ilerlerken, ben geriye doğru yol alıyordum. Zihnim, Bahar’la yaşadığımız anıların içinde kaybolmuştu. Onu ilk kez öptüğüm sahili anımsıyorum. İşte karşımdasın, “Seni seviyorum. Ellerini seviyorum, birleştirirsen kuşlara yuva olabilecek avuçlarını seviyorum, parıldayan saçlarını, burnundaki kemeri seviyorum. Sesini, dudaklarını seviyorum, öpmeye doyamadığım dudaklarını… Seni özledim Bahar.” Gözlerimden yaşlar süzülüyor, ben tutamıyorum. Yol bitmiyor, gerginliğim geçmiyor, kafamın içi hiç susmuyor. Seni kaybetmiş olmanın gerçekliğini, dönmeyeceğini kabul eden benliğimle, içimdeki bir şey savaşıyor. Neyle savaşıyorum? Kaybetmenin, senin artık yanımda olmadığını bilmenin, yaşamanın, sensiz yaşamanın ağırlığını iliklerime kadar hissediyorum. Sanırım bu ayrılıkla savaşıyorum Bahar. Etrafımda beni savuracak sert bir rüzgâr esiyor. Karşı koymak istemiyorum. Bir uğultu geliyor kulaklarıma. Anlamıyorum zihnim öylesine sen öylesine sana ait ki yanıma gelen şoförü bile fark edemiyorum. Şoför, – “Abi geldik. Paşaköy Mezarlığı”
Oturduğum yerden doğrulup, kalkıyorum. Dizlerim titriyor. Otobüsten iniyorum. Elli metre kadar yürümem gerekiyor, fakat hiç takatim yokmuş gibi hissediyorum. Hâlâ midem bulanıyor. Yürümeye devam ediyorum. Sağ tarafımda küçük bir taş giriş görüyorum. İçeri adım attığımda, ağustosun ortasında buz kesiliyorum. Botlarım çamura batmışçasına ağırlaşıyor. Zannediyorum saat öğleden sonra üç gibi. Gölgem sağ tarafımda uzuyor, görüyorum. Uzun çam ağaçları olan, bol topraklı ve bu ikisinin kokusunun birbirine karıştığı soğuk, sakin ve sessiz bir yer burası. Çam ağaçlarının kokusunu severdin. İçeriye ağır ağır yürümeye devam ediyorum. Buradayım, yalnız ve sessiz. Kimse yok çevremde, bu soğuk sessizlik içimde bir boşluğu doldurmuyor. Hissediyorum, tıpkı rüzgarın yaprakları sessizce savurduğu gibi, senin yokluğun etrafımda dolaşıyor. Her anını düşündükçe içimde bir boşluk beliriyor. Seninle geçirdiğim her anın yankısı, şu sessizliğin içinde çığlık gibi. Seni burada hissetmek istiyorum, arzuluyorum. Sen göğsüme yaslanıp kalbimi dinlerken, saçlarını okşamayı özlüyorum. Mezarlıkta beşinci sıraya yürürken, eskiden ona koştuğum okul bahçesinde gibi, evimizin avlusunda gibi hissediyorum kendimi. Şimdi hemen ona sarılacakmışım hissini içimde duyumsuyorum. Sağ tarafta olduğunu fark ettiğim çeşmeden su doldurmak istiyorum senin için. Suyu taşıyıp, mezarının başına oturuyorum. Kurumuş toprağa su veriyorum. “Suyu sana mı verdim, toprağa mı? Biliyor musun toprağa ellerimi sürebiliyorum artık. Artık yağmuru seviyorum çünkü toprağına su damlasın istiyorum, çünkü sen artık toprak kokuyorsun, yağmur yağsın ki kokun burnuma gelsin. Toprağın soğukluğunu hissediyorum. Oysa sen sıcacıksındır. Bu, seninle bu kadar uzak olduğumuz ilk buluşma, bak sana ne getirdim. Bir Rüzgargülü. Seveceğini biliyorum. Bu kasvetli, kederli yerde sıkılma, sana hiç solmayacak bir çiçek getirdim. Bir de beceremesem de hep sesimden dinlemeyi istediğin o şiiri. Ben dua da bilmem zaten ki bilirsin. Bir seni bilirim, bir de birkaç şiir.
”önümden çekilirsen İstanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim
sisler utanacak eğilecek
ağzının ucundan öpeceğim
saçına kalbimi takacağım
avcunda bir şiir büyüyecek
nerede olduğumu bileceğim
bu çıplak geceler yok mu
bu plak böyle ağlamıyor mu
camları kırmak işten değil
delirecek miyim neyim
kirpiklerimden mısra dökülüyor
Kenya’da simsiyah yalnızım
yoksul bir şilepte gemiciyim
Malezya’da yük bekliyorum
önümden çekilirsen İstanbul görünecek
nerede olduğumu bileceğim
gözlerini söndürme muhtacım
ben senin aydınlığına muhtacım
yepyeni bir ilkbahar harcayıp
bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp
rüzgâr gülünü arayacağım
Oran’da Pernanbouc’ta Tombukta’da
vinçler yine akşamları indirecekler
yine karanlığa bulaşacağım
gözlerin rüzgârda savrulacak
ikimiz iki sap buğday olsak
sen benim olsan ben senin olsam
bir gece vakti aklına gelsem
uykunu tutsam bırakmasam
seni kucaklasam kucaklasam
birbirimizin kalbini dinlesek
dünyanın kalbini dinlesek
büyük ateşler yaksalar
iki güvercin uçursalar
nerede olduğumuzu bilsek”
“Nerede olduğumu bilmek istiyor muyum?.. Bilmiyorum. Keşke bu rüzgargülünün bir kanadı olabilseydim, seninle kalabilseydim.”
“Tüm kayıplarımız anısına”
Nurevşan Kırçiçek

Yorum bırakın